En çokta sevdiğine yaksın diye beklerdi kelimelerin gelmesini. Bir kelime ki dünya üzerinde hiç bir sevgiliye yazılmamış, hiç bir sevgilinin kulağına çalınmamış.Düşündü. Karanlıktaydı. Yağmur çiseliyordu. Yoldan geçen biri şemsiyeni açtı. Şemsiye siyahtı. Yağmura siperdi.
Biri dua ediyordu. Biri sokaklara atmıştı kendini, sokaklar daralıyordu, gök yüzü üstüne çöküyordu.
Si, düşündü. Milyon kere düşündü.
Ama Si bilmiyordu. Bir insan kendini hangi kelimelerle sevebilirdi ki!
Şimdi durduğu yerden geçen kendisiydi.
11 Aralık 2011 Pazar
Aklına gelen yitti.
Si sevmişti. Kuyuya düşmesine sebebepti sevmesi. Ona sorsan daha az önce sevmişti, acısına sorsan doğduğundan beriydi sevdası.Si'ye sorsan şimdi sevmişti, zamana sorsan milyon kere takvim yaprağı ederdi sevdası.
8 Aralık 2011 Perşembe
Si'nin bir kuyuda yaşadığı doğruydu. Bir kuyuda yaşamasa bile gittiği her yere içindeki kuyuyu taşıyabilirdi. Daha doğru şeylerde vardı hayatında; o kuyudan çıkmak isteği ve bunu nasıl becereceğini bilememesi. Bildiği tüm yolları denemişti, deniyordu; çıkmayı başaramaz ise daha da deneyecekti.
Yine kafasında ki kesik kesik düşünce zincirleri sabrını zorluyor, gücünü tüketiyordu ve dünya gözlerinin önünde çözülüyordu.
Eğer diye düşünüyordu; hayat önüme koyulmuş bir yol olsaydı o yolda yürürdüm!
Si her şeyi somutlaştırıyordu. Başka türlü yaşayamıyordu. Önüne bir merdiven koysan adım adım tüketirdi o merdiveni de, merdiveni önünden çeksen bir adım dahi atamazdı öteye...ve maalesef hayatta ki engeller hep görünmeyen engellerdi.
Oturduğu yerden geleceği düşündüğünde upuzun bir yoldu bir türlü varamadığı yer, oysa geçmiş tam da sırtındaydı. Sanki hiç yürümemişti, tüketmemişti. Peki ya ne zaman geçmişti geçmişin karanlığından?
Yine kafasında ki kesik kesik düşünce zincirleri sabrını zorluyor, gücünü tüketiyordu ve dünya gözlerinin önünde çözülüyordu.
Eğer diye düşünüyordu; hayat önüme koyulmuş bir yol olsaydı o yolda yürürdüm!
Si her şeyi somutlaştırıyordu. Başka türlü yaşayamıyordu. Önüne bir merdiven koysan adım adım tüketirdi o merdiveni de, merdiveni önünden çeksen bir adım dahi atamazdı öteye...ve maalesef hayatta ki engeller hep görünmeyen engellerdi.
Oturduğu yerden geleceği düşündüğünde upuzun bir yoldu bir türlü varamadığı yer, oysa geçmiş tam da sırtındaydı. Sanki hiç yürümemişti, tüketmemişti. Peki ya ne zaman geçmişti geçmişin karanlığından?
26 Kasım 2011 Cumartesi
Sİ
Çocukluğu bölünmüştü.Büyüyünce belki toparlanırdı parçalar böyle düşünmüştü. O yüzden büyümek istedi hep bir an önce büyümek.Konuşurken bile parçalanırdı sözcükleri kafası darmadağındı. Yazdığı kelimeler bile başka kelimelerin harflerini taşırdı. Bir öykü yazmak isterdi ama kendi öyküsü bile yoktu. kendi öyküsünü başkalarının öyküsü tamamlansın diye parçalamıştı. Sığınmak isterdi kendinden daha büyüğüne ama hep daha büyük yaşardı yaşından. Çocukluğunu bırakmıştı sonunda işte, ve eksik kalmıştı her şey önce birer birerdi eksikleri sonra çoğalmıştı, büyümüştü eksikliği. Si aslında her zaman ağlardı, içi parçalanırdı yalnızlara, habersizlere, ruhu kırıklara ve sonunda onlara benzemişti; gölgesi bile kendinden daha büyük olanlara.
19 Kasım 2011 Cumartesi
sound and dream
Rüyalardan bir rüya...uzak bir rüya. O kent yok yerinde, tavaf ettiğim sokakları değişmiş, insanlar gitmiş karanlık, karanlık, salt karanlık...göz gözü görmez öyle işte gözüm kendi gözünü görmez öyle işte. Nefes nefese kalmışım, tanıdıklarımın yüzü değişmiş, tanıdık bir ses aramışım, tanıdık bir sese çağrılmışım. Koşarken el yordamıyla daha da kararmış her yer aynen şimdi olduğu gibi başladığım yer belli de gittiğim yer belli değil. Her şey dönme dolap...durduğum yerde bir lamba ve lambada gözleri kocaman bir cin; dileğimin ne olduğunu sormayı unutmuş, ben dilemeyi unutmuşum, tam dileyecekken uyandırılmışım karanlık bir gecenin ortasına.
12 Kasım 2011 Cumartesi
grief in silence
Yağmur yağar, önce ağır ağır sonra şiddetli bir kalp ağırır önce şiddetli, hep şiddetli....gecenin karanlığı insanlar karmakarışık renklerin içinde karanlık yüzler gülümserken daha bir acıya bürünür her yer...ince eleyip sık dokunmaz yazılarda ve kelimeler çoğaldıkça yaşama alanlarınız azalır, daralır sonra birbirimize çarparız, çarparız ve kırılırız dağılır tüm bildiklerimiz...nefes nefese koşamazsak sokaklarda o sokaklar bize cinnet getirir, gökyüzü üstümüze çökebilir! Hapsolmuş ruhlarımız belki de azabın en ağırını çeker...koşamam özgürce bende o sokaklarda gözlerine çarparım yoksa, çarparsam kırılırım, dağılırım her bir yana, nasıl toparlanırım sonra?
Tanrım nerelerdeydin, ben bunca zamandır seni beklerken nerede unuttun kendini?
Verdiğin oyuncakla oynayamıyorum artık, artık eskisi kadar çocuk değilim ve çocuk olmayı özlüyorum! Yıllar sürekli ileri atıyor bizi istemediğimiz halde de neden bu kadar çok istiyorken takvim yaprakları geçmişe doğru yırtılmıyor?
Tanrım neden bu kadar sessizsin, her şeyin yanlış olma ihtimali ürpertiyor beni.
Tanrım yoruldum!
Yo-rul-dum!
Tanrım nerelerdeydin, ben bunca zamandır seni beklerken nerede unuttun kendini?
Verdiğin oyuncakla oynayamıyorum artık, artık eskisi kadar çocuk değilim ve çocuk olmayı özlüyorum! Yıllar sürekli ileri atıyor bizi istemediğimiz halde de neden bu kadar çok istiyorken takvim yaprakları geçmişe doğru yırtılmıyor?
Tanrım neden bu kadar sessizsin, her şeyin yanlış olma ihtimali ürpertiyor beni.
Tanrım yoruldum!
Yo-rul-dum!
9 Kasım 2011 Çarşamba
4 Kasım 2011 Cuma
"Yaşamak sadece yürümek değildir, ivmeli yürümektir."
Anlardan oluştuğu söylenir hayatın teorik olarak (yani Tanrının fısıltısıdır esasında) pratikte yaşandığında ise büyük yıkımların kalıntısıdır hayat.Henüz bir noktası yok yaşadıklarımızın ve kelimelerce hislerimiz çeşitlenir. Bazen bir ölüm sessizliğine bürünür ruhumuz, bazen ise bir kelimenin yazılışındaki zerafet hayatı keşfetmenin ve okunanların anlam kazanmasının yaşattığı derin hazzı katar ömrünüze.
Oku! dedi Tanrı çünkü "Bilinç, dillendirmeyi, dil de adlandırmayı, adlandırma ise simgeleştirmeyi içeren bir süreçtir." Okudukça, bilinçlenmenin gerekli kıldığı adlandırma süreci, hayatı anlamlandırma sürecine cebri olarak yön verir. Ve okumak zordur esasında çünkü o zaman keşfedersiniz ki üst üste yığdığınız değerler ilk darbede yerle bir olan enkazdan başka bir şey değildir. Ya siz de o enkazın altında kalır ve ölürsünüz ya da zorda olsa ellerinizle kazırsınız altında kaldığınız moloz yığınını ve sağlam, büyük, cömert, aydınlık bir evin temellerini atarsınız. Belki tekrar yıkılır eviniz olsun bir kez daha yaparsınız çünkü evinizi yıkmazsanız eskirsiniz, yıkmazsanız çürürsünüz, yıkmazsanız er yada geç yenilirsiniz ve yıkmazsanız eskiyi, kokuşmuşu ve çürümüşü gençliğinizi kaybedersiniz.
O yüzden; Oku! dedi Tanrı çünkü mezarları dolduran ancak yaşlılardır!
Oku! dedi Tanrı çünkü "Bilinç, dillendirmeyi, dil de adlandırmayı, adlandırma ise simgeleştirmeyi içeren bir süreçtir." Okudukça, bilinçlenmenin gerekli kıldığı adlandırma süreci, hayatı anlamlandırma sürecine cebri olarak yön verir. Ve okumak zordur esasında çünkü o zaman keşfedersiniz ki üst üste yığdığınız değerler ilk darbede yerle bir olan enkazdan başka bir şey değildir. Ya siz de o enkazın altında kalır ve ölürsünüz ya da zorda olsa ellerinizle kazırsınız altında kaldığınız moloz yığınını ve sağlam, büyük, cömert, aydınlık bir evin temellerini atarsınız. Belki tekrar yıkılır eviniz olsun bir kez daha yaparsınız çünkü evinizi yıkmazsanız eskirsiniz, yıkmazsanız çürürsünüz, yıkmazsanız er yada geç yenilirsiniz ve yıkmazsanız eskiyi, kokuşmuşu ve çürümüşü gençliğinizi kaybedersiniz.
O yüzden; Oku! dedi Tanrı çünkü mezarları dolduran ancak yaşlılardır!
27 Ekim 2011 Perşembe
Varlık vs. Yokluk
Yok olman önemli değil ki! Herkes ve her şey yok olabilir bir anda. Yok olman ilgilendirmiyor beni, beni ilgilendiren benden bağımsız varlığın. Varlığının o sokaklarda dolanması ve arkandan sürüklediğin gölgen kadar varlığını bilinmezliğe hapsetmen. Demek ki varlığın eninde sonunda yok olmak için çabalıyorsa benim özlemim aslında toprakta gezinen ayaklarının benim bastığım yerlere değmemesidir!
18 Ekim 2011 Salı
göz
Mantığı çıkart ardan, at bir yere dur dur! yada fırlat en uzağa...bu işin sonu hüsran yoksa! Mantığın yolu çukur, ve aklın izinden giden ise aksar...bu yolda yol belli değil, iz yok, işaret yok bu yol da hislere de güvenme sakın!
Gözlerini ayırma yeter baktığın yerden, sabit bir inançla, hiç sarsmadan göz bebeklerini odakla baktığına...
Gözlerini ayırma yeter baktığın yerden, sabit bir inançla, hiç sarsmadan göz bebeklerini odakla baktığına...
17 Ekim 2011 Pazartesi
Aynalar
Yanından geçilen bir aynacı dükkanı insana en fazla ne hatırlatabilir ki? Belki yolları belki avucunun içi gibi bildiğin bir haritayı ve o haritadaki sınırları...ve bir yağmurun yansıması ya da buharlı camlar akşam üzeri eve gitme telaşı...dahası yüzünün iz düşümü! Bir aynacı dükkanı en çok da ayak izlerini hatırlatır; milyon kere yere basmış bastığı yere yara açmış bir ayağın izleri mesela...bir birine eklendikçe çoğalan yaralar, diz kapağımızdaki sızılar aynaya vurdukça yansıyan ve fazlalaşan yürek ağrıları....
16 Ekim 2011 Pazar
hayrola
Deniz dalgalanmış, dalgalar boyumuzu aşmış, önüne gelen her şeyi yutmuş...Biz kaçıyoruz tabi yükseklere dağlara doğru, nefesimiz yettiği kadar. sular çekiliyor sonra ardında bıraktığı her şey sırılsıklam ama kırılmamış dökülmemiş hiç bir yer, bir sürü taptaze meyve. Oraya doğru ilerliyoruz yanımda tanıdık tanımadık herkes...Sonra bir ad kulaklarımda değil beynimde yankılanıyor ve bir lamba yanması beynimin karanlık köşeleri aydınlanıyor...sana gördüğüm rüyalar boşluğa düşüyor...bir kez daha nefret ediyorum her şeyden ve herkesden...
neydi o? hani bir şiir vardı...
"Bir güzel düş gibi, bir hayal gibi
Sen de git can kuşum, de var sen de git
Dost mezarı içim, bulunmaz dibi…
Düşersem aklına, el aç niyaz et
Belki bir su yürür,
İçim çöl gibi…"
"Bir güzel düş gibi, bir hayal gibi
Sen de git can kuşum, de var sen de git
Dost mezarı içim, bulunmaz dibi…
Düşersem aklına, el aç niyaz et
Belki bir su yürür,
İçim çöl gibi…"
15 Ekim 2011 Cumartesi
Rojek...
Tesadüfler tanrıçası...tam da tesadüflere inanmayı bırakmışken ve tam da tevafuku reddederken...öyle genetik kodlarımı resetleme hali.
Aklım eskidi sonunda hafızamın karanlık odasında ki tozlar bile...
Aklıma gelenleri tutamıyorum artık düşüyorlar hızla yere ve GÜM!, ve paramparça her yere dağılıyorlar, koca koca anıların parçaları...
Tesadüfler tanrıçası...tam da tesadüflere inanmayı bırakmışken ve tam da tevafuku reddederken...öyle genetik kodlarımı resetleme hali.
Aklım eskidi sonunda hafızamın karanlık odasında ki tozlar bile...
Aklıma gelenleri tutamıyorum artık düşüyorlar hızla yere ve GÜM!, ve paramparça her yere dağılıyorlar, koca koca anıların parçaları...
8 Ekim 2011 Cumartesi
Şehirler geçiyor içimden
evet, bir mutluluktan geriye kalan nedense her zaman acısı oluyor. Evini taşıyorsun şehirlerden şehirlere.En fazla bir oturumluk mutluluktan sonra tren raylarının uğradığı şehirler sayısınca hüzne uğurlanıyorsun...karmaşanın içine atmışlar seni, ruhun kaosun bekçisi...Şehirler, şehirler ve dışlanmışlık duygusu, yol bilmez, iz bilmez bir kör şimdi aklım!
Hislerim her yanılgının ardından içine sinmiş bir kuyu özlemcisi ve gün batarken şükrediyor karanlığa, şükrediyor karanlığa ve çoğalıyor karanlıklar,sancılar, çoğalıyor özlemler; yanılgılar yanıyor sonra ve mutlu olamıyor bir yürek yalanları hissedemeden.
Hislerim her yanılgının ardından içine sinmiş bir kuyu özlemcisi ve gün batarken şükrediyor karanlığa, şükrediyor karanlığa ve çoğalıyor karanlıklar,sancılar, çoğalıyor özlemler; yanılgılar yanıyor sonra ve mutlu olamıyor bir yürek yalanları hissedemeden.
5 Ekim 2011 Çarşamba
Sen ise henüz yatağına sığamayan nehir...
Şimdilerde müzeye çevrilen bir hapishane duvarını okuyorum "sabret, dışarıda bekleyen ölüm değil hayat"...ağlamaklı oluyorum, kendimi düşünüyorum, hayatı düşünüyorum, zamanı ve duyguları düşünüyorum.Hayat belkide dört nala koşan bir atlı kovaladığı kimse yok aslında!
Atlının önünde duranlar sürekli koşmak eziyetinde kemikleri ağıra ağıra hayatı sonlandıranlardır belkide ve arkasında kalanlar her yer toz duman öyle değil mi? hep merak ve şaşkınlık içinde gelenin geçenin ve şu gidenin ne olduğunu birbirlerine sorup duranlardır herhalde...Peki ya atlının durumu?
Kimdir hayatı tadına vara vara yaşayan? Acının derinliği ve mutluluğun süreksizliği, havada uçuşan zerreler ve sis bulutu...gözü kör olsun bencilliğin ve bir türlü bir araya gelemeyen aklın ve sığ kelimelerin!
Ne hayat bekler insanı ne de ölüm, onları bekleyen bizleriz. Hayatımızı eksiltirken ömrün demir parmaklıkları ardında ölüme tahliye olmak içindir sabır, sabreder dururuz işte...öylesine...
Söylenenler, yazılanlar, çizilenler, kavgalar ve kahkahalar bekler durur bir köşede.
Aklımın bir köşesinde: gitmek...Gitmek buralarda, her yerden, her şeyden hiç bir yere ve hiç kimseye varamayan bir şekilde; büyük bir yalnızlığın gölgesinde dinlenmek, derin bir kuyunun kucağında yatmak (Yusuf'un düştüğü değil ama) gökyüzüne bakıp asla gerçekleşmeyecek hayaller kurmak! Kim bilir belki Tanrı gökten kucağıma atar hayallerimi hediye niyetine (?)
Kalbimi sancıtan sesleri sustururum sonra bilinmeyen bir dil olur benimkisi. ve yaşamak daha da ağırlaşır ayrıldıkça tarihimden biliyorum! ellerimden ve ayaklarımdan kurtulurum önce ve dipsiz bir hasretin topraklarında sürünürüm...gözlerim nerede Tanrım, gözlerimi kaybettim! az önce burdaydılar dünyayı olduğundan daha farklı göstermeselerde yeşildiler. Yeşil güzel bir renktir esasında ama kara daha da güzeldir hani tüm renkleri içinde barındırır ya o sebepten. Tüm renkler içinde kaybolmaya meyillidir de o yüzden. Sınırsız bir ışık yoksunluğu esaretinde kaybolurken siyah rengin dehlizlerinde kendi rengini feda eder insan o na karışmak için...olsun...olsun...tüm renkler siyaha feda olsun! Beyazda güzel renktir! Çöl dinginliğinde ve yeni olan her şeyin masumiyetinde. Beyaz bencildir ama dürüsttür. Hiç bir rengi eritmez potasında ve katmaz hayatına ve olduğundan daha farklı göstermez lekesini, saklamaz içinde...
Bir nehir akıp durur...kuyumun duvarlarına çarpan sesler belli ki içinde çakıl taşları hayalimdekiler siyah elbette ve nehrin köpüklü suları geçtiği bereketli toprakları da önüne katar yerinden ayırır taşır oradan oraya ve bir ağaç kurur, sonra bir delta ovası olur belkide hani bir tohum atsan bire bin verir gibi hani yemyeşil.
Gergin bir ipi keser gibi kesmiştin ya hani beni o hızla savrulmuştum ya iki yana, utanmıştım sana bakarken ve sen bana bakarken tüm yaşadıklarımın üstüne basıp yükseldin. Konuşurken dinleyemiyordum seni ama duyduklarım dinlediklerimin ötesindeydi o yüzden giderken Hoşçakal diyemedim sana. Daha duymam gereken çok şey var sevgili...Görüyorsun ya toparlayamıyorum bir türlü düşüncelerimi. Kısır bir döngü içerisinde durduğum yerde yürüdüğüm yolda vardığım nokta da BİR! ve ben sen uçurımdan düşerken önüne katıp sürüklediğin o toz zerresiyim...
Atlının önünde duranlar sürekli koşmak eziyetinde kemikleri ağıra ağıra hayatı sonlandıranlardır belkide ve arkasında kalanlar her yer toz duman öyle değil mi? hep merak ve şaşkınlık içinde gelenin geçenin ve şu gidenin ne olduğunu birbirlerine sorup duranlardır herhalde...Peki ya atlının durumu?
Kimdir hayatı tadına vara vara yaşayan? Acının derinliği ve mutluluğun süreksizliği, havada uçuşan zerreler ve sis bulutu...gözü kör olsun bencilliğin ve bir türlü bir araya gelemeyen aklın ve sığ kelimelerin!
Ne hayat bekler insanı ne de ölüm, onları bekleyen bizleriz. Hayatımızı eksiltirken ömrün demir parmaklıkları ardında ölüme tahliye olmak içindir sabır, sabreder dururuz işte...öylesine...
Söylenenler, yazılanlar, çizilenler, kavgalar ve kahkahalar bekler durur bir köşede.
Aklımın bir köşesinde: gitmek...Gitmek buralarda, her yerden, her şeyden hiç bir yere ve hiç kimseye varamayan bir şekilde; büyük bir yalnızlığın gölgesinde dinlenmek, derin bir kuyunun kucağında yatmak (Yusuf'un düştüğü değil ama) gökyüzüne bakıp asla gerçekleşmeyecek hayaller kurmak! Kim bilir belki Tanrı gökten kucağıma atar hayallerimi hediye niyetine (?)
Kalbimi sancıtan sesleri sustururum sonra bilinmeyen bir dil olur benimkisi. ve yaşamak daha da ağırlaşır ayrıldıkça tarihimden biliyorum! ellerimden ve ayaklarımdan kurtulurum önce ve dipsiz bir hasretin topraklarında sürünürüm...gözlerim nerede Tanrım, gözlerimi kaybettim! az önce burdaydılar dünyayı olduğundan daha farklı göstermeselerde yeşildiler. Yeşil güzel bir renktir esasında ama kara daha da güzeldir hani tüm renkleri içinde barındırır ya o sebepten. Tüm renkler içinde kaybolmaya meyillidir de o yüzden. Sınırsız bir ışık yoksunluğu esaretinde kaybolurken siyah rengin dehlizlerinde kendi rengini feda eder insan o na karışmak için...olsun...olsun...tüm renkler siyaha feda olsun! Beyazda güzel renktir! Çöl dinginliğinde ve yeni olan her şeyin masumiyetinde. Beyaz bencildir ama dürüsttür. Hiç bir rengi eritmez potasında ve katmaz hayatına ve olduğundan daha farklı göstermez lekesini, saklamaz içinde...
Bir nehir akıp durur...kuyumun duvarlarına çarpan sesler belli ki içinde çakıl taşları hayalimdekiler siyah elbette ve nehrin köpüklü suları geçtiği bereketli toprakları da önüne katar yerinden ayırır taşır oradan oraya ve bir ağaç kurur, sonra bir delta ovası olur belkide hani bir tohum atsan bire bin verir gibi hani yemyeşil.
Gergin bir ipi keser gibi kesmiştin ya hani beni o hızla savrulmuştum ya iki yana, utanmıştım sana bakarken ve sen bana bakarken tüm yaşadıklarımın üstüne basıp yükseldin. Konuşurken dinleyemiyordum seni ama duyduklarım dinlediklerimin ötesindeydi o yüzden giderken Hoşçakal diyemedim sana. Daha duymam gereken çok şey var sevgili...Görüyorsun ya toparlayamıyorum bir türlü düşüncelerimi. Kısır bir döngü içerisinde durduğum yerde yürüdüğüm yolda vardığım nokta da BİR! ve ben sen uçurımdan düşerken önüne katıp sürüklediğin o toz zerresiyim...
2 Ekim 2011 Pazar
Tanrıyla konuşmaya gidiyordum sana rastladığımda çok şey okumuştum hakkında merak etmiştim aslıda yazılanlar gibi midir diye? Niyet edip çıktım yola sağ tarafımda yıkık dökük evler vardı solumda karanlıklar ve düşüncemde asılı kalan kalabalıklar; aklım pazar yeri...yağmur yağıyordu ve kimse anlamıyordu ağladığımı, anlasalar utanacaktım, anlasalar çıplak kalacaktım ve bacaklarımda hala ağrısı var yürüdüğüm yolların, içimde sızısı yürüdüğü(N) yolların...Kırmızı bir yağmurluk vardı üzerinde ama nedense hep beyaz hatırlardım seni yanık teninin esaretinde. İnsan en çokta kendine benzetiyormuş sevdiğini, hakkında bilmediklerim yalnızca görüntüden ibaretti görünenin ardında ki sır ise yalnız bana açıktı. Neden yürüdüğümü unuttum sonra yol uzundu, yol karanlıktı, yol ıssızdı ve yol sadece yoldu.
İnsan en çokta kendine benzeyeni seviyormuş. Gördüm! Gözlerim takılı kaldı bir an kaderine bu yüzden mi o kadar beyaz hatırlarım seni bilmiyorum ama alnının dokunulmamış aklığında kendime bir öykü yazmak istedim o an da!
Gördüm! gözlerim takılı kaldı sana yolumu şaşırdım. uzun yollardan gelmiştim daha da uzasındı umrumda değildi zaten aklıma düşmeseydin.
Tanrım! dedim Ey güzel Tanrım! güzelliğin kusuru olurdu da yüreğin kusuru mükemmelğindendi. Tanrım dedim Ey Tanrım az önce beni gördüm yüreğimde binlerce kuş ve bir atlı başında sarık, nal sesleri durduğum yer sallanıyor...viran evler ve bahçeleri bir tesiri olmuyor kendinde olmayana. Dağlarda bir sürü peşinde bir kurt koşuyorlar hızlıca,kurt didikliyor kuzuyu ve atlı düşüyor yere yok oluyor birden.
sonra bir kez daha görüyorum seni kör oluyorum, senin dışındaki dünyaya ve Tanrıya kör oluyorum işte.
İnsan en çokta sevdiklerine kırılıyormuş. Zaten benim olanı istiyorum ondan ısrarla ve ayrılık düşüyor payıma.
Daha ilk gördüğümde anlamıştım oysa ne zaman görsem gözüm takılı kalıyor sana...dönen dünya ve kuşlar asılı kalıyor gökyüzünde ve bir ceylan içtiği suya doyamıyor. Ne zaman görsem seni zaman asılı kalıyor bir yerde. Perdeleri kapanıyor camlarımın...yürüyorum hala bir bahçeye ayak basıyorum ellerinin sıcaklığı sadece rüyalarda hissediliyor gerçekte ise ellerini tuttuğumda hissettiğim kendi ellerimden başkası olmuyor ve gözlerine baktığımda gözlerin dahil tüm bedenin kayboluyor...
Tanrım ben yolumu kaybettim ve daha fazla kaybolmamak için yürümüyorum...Tanrım bana kırılma ne olur kırılan yerlerimi toparlamaya çalışıyorum.
Tanrım gönlümün bulanıklığı geçmiyor bana yardım et! Sonsuz bir anda kalan aklımı arıyorum...Terler içinde titreyerek uyanıyorum beynimde tren rayları ve uğultular... ışığa uzanıyorum karanlıktan korkarım çünkü ben ama kollarım uyuşuyor Tanrım! Kabuslarımı bana geri ver!
en çokta ben edersin durduğun yerde
en çokta görünmek istemediğin zamanlar örtersin üzerini toprakla. yüzylllar olmuş toprağın buğusu işlemiş yüreğine düşüncelerin yol olsun istersin buradan oraya yollarıma basıp geçenler var sallanır dünya ayak sesleri altında. kulağımda ismimin yankısı duymak isteğim sesin tınısında...
ömrün bilmem kaç yıl eder ölümün eşiğinde ve düğün kornaları...bulanık sular dinlenme arifesinde hasretle örmüşler kaderi her ilmek bir keder daha eder....Sevgili, sevgili, sevgili dünya.
ömrün bilmem kaç yıl eder ölümün eşiğinde ve düğün kornaları...bulanık sular dinlenme arifesinde hasretle örmüşler kaderi her ilmek bir keder daha eder....Sevgili, sevgili, sevgili dünya.
29 Eylül 2011 Perşembe
Görmüşsün bir kere
Görmek farklıdır ya bakmaktan işte öyle başladı! yıllarca baktıklarımı görememiştim oysa baktığım an gördüğümde anladım, bakmak görmekten farklıdır demişlerdi anlamamıştım o sıra baktığımın gördüklerimin çok daha azı olduğunu gördüğümde anladım! Eğer baktığın şeyi görüyorsan o ana kadar baktıkların yok olur.
Nasıl mı?
Yok olur ellerin ve bedenin; gökyüzünün rengi, ağaçlar ve bulutlar...dahası da var duydukların mesela duymanın ötesine geçersin başı sonu olmayan bir şey gibi sesler kaybolur! Önce söz vardı derler ama sözden öncesi gibi daha söze dökülmeyen kelimeler gibi bir başı yok nerden başlasam derdi yok nasıl biter derdi yok başı sonu bir...merak değil, bildiğin bir şey senin olan birşey senin olanların sana ait olmasının anlamını yitirdiği gibi bir şey!
Dünya döner sen de dönersin döndüğünü unutursun gördüğün döner onunla dönersin büyük bir ritimle...şşşşş nefes ve atan kalp, damardan akan sıvı...bilirsin; her hücren aslında önceden bilir olacak olanı çünkü görmek böyle bir şey her şey göz kesilir bir anda ve göz gördükleriyle büyülenirken bir an geçmiş yada yıllar ne farkeder ki!
Nasıl mı?
Yok olur ellerin ve bedenin; gökyüzünün rengi, ağaçlar ve bulutlar...dahası da var duydukların mesela duymanın ötesine geçersin başı sonu olmayan bir şey gibi sesler kaybolur! Önce söz vardı derler ama sözden öncesi gibi daha söze dökülmeyen kelimeler gibi bir başı yok nerden başlasam derdi yok nasıl biter derdi yok başı sonu bir...merak değil, bildiğin bir şey senin olan birşey senin olanların sana ait olmasının anlamını yitirdiği gibi bir şey!
Dünya döner sen de dönersin döndüğünü unutursun gördüğün döner onunla dönersin büyük bir ritimle...şşşşş nefes ve atan kalp, damardan akan sıvı...bilirsin; her hücren aslında önceden bilir olacak olanı çünkü görmek böyle bir şey her şey göz kesilir bir anda ve göz gördükleriyle büyülenirken bir an geçmiş yada yıllar ne farkeder ki!
31 Ağustos 2011 Çarşamba
Ditna we derde mın bu
Güneş yakarken doğunun topraklarını bir kokusu olur ki şimdi havasının içine çekmeye doyamazsın! Ne kokusu desem nasıl anlatsam hani böyle özlem gibi, hani en acıyan yerinin ağrısı diner de bir rahatlama çöker ya bedenine...akşam 5 çayında tatlı bir yel eser ve çocukların coşkusu gibi, karşı köyde bir cenaze kalkar okunan sela, burukluk, kalp sancısı ve kelebekler...cümlelerden ziyade kelimeler yani zaman dar...kış başlıyor yani bir nefes alacaksan şimdi al...
16 Ağustos 2011 Salı
Zİfiri gece masalları...
Bildiğim ne varsa çöpe atıyorum şimdi...vedalar senesi bu sene ve bir şehrin en iyi bildiğim yeri otogarları oluyor nedense...giderek yollara benziyorsun yılların ardından sürekli gidilen ama bir yere varılmayan, sürekli izlenilen ama asla dahil olunamayan...yol boyu akan nehir oluyorsun sonra etrafı bir orman, suyunu verdiğin ama asla oturup gölgesinde dinlenmediğin...zaman oluyorsun daha sonra hatırası dağ kadar, söylenmiş ve söylenmemiş ne varsa işte...hissettiklerim oluyorsun bir an asla yalan yanlış çıkmayan bilmekten daha güvenilir hani bir duvar gibi çarptığım, kırıldığım... ve uhu misali yapıştırıldığım umutlarım oluyorsun sonra...ve bir perdesin anladığım kadarıyla gerçeğe, arkanda salınan ışık gözüme çektiğin perdeyle bulanık oluyor bir zaman ve bir zaman gözümü çekiyorum olmam gereken yerden...karanlıklar...ve gitme zamanı yani yağmurun ölü toprağa ilk düşüşü...sonrası hep yalan bir türlü toparlayamadığım neresinden tutsam orasından kırdığım düşlerim...
6 Ağustos 2011 Cumartesi
perde
görüntüler ve firar eden akıl...
sağırsa kulaklar gözler iki kat daha iyi görür...
varsa duyulmaya değer şeyler o zaman kör olsun işe yaramayan gözler!!!
sağırsa kulaklar gözler iki kat daha iyi görür...
varsa duyulmaya değer şeyler o zaman kör olsun işe yaramayan gözler!!!
4 Haziran 2011 Cumartesi
"Eğer sonu gelmişse, fırsat ya da zaman neye yarar, / Nuh'un ömrü yok ki bende, saki, acele et zaman dar."
Zaman bize ne yaptın böyle, zamanın gözlerine baktığımda karanlıktan başka ne görüyorum ki...bir parça ışık var ama bana değil...bir parça yorgunluk...çok fazla merhamet çok fazla sevda var ama bana değil...ben zamana baksam da zaman bana bakmadan geçer gider, tutamam!
Özlem...sessiz sessiz ve kimsesiz, hasret..asla dinmez bir parça papatya kokar bir parça anne!
Bakmak ve görmek şimdi yalnız ve ne kadar baksan ya da ne kadar baksam yetmez...gözlerin yere değmesin ey zaman beni düşürürsün baktığın yere kırılırım sonra...etten değil bu beden ya da topraktan bak bana camdandır taşıdığım bu kalp ve gözlerim, ellerim şahit buna...
Zaman gözlerinin karasına al beni de ve erit şu kimya mı, söyletme yeter! ağlatma yeter! bekletme yeter!
24 Mayıs 2011 Salı
Söz bir nefes bulupta varlık sağasına inemez oldu! Rabbim eğer sen duymazsan sözlerimi...
Rabbim şu koca koca dağlar ufalanır, yürür de gider kolaydır esasında şekil değiştirmesi...ama sözler bir dağ gibi büyür içimde...Rabbim şu kuytu gönlümün tek çaresisin, sen inmessen kuytuluklarına kalbimin...Yakub'un duası hasıl olur: "Bana düşen artık güzel bir sabırdır"
Rabbim şu koca koca dağlar ufalanır, yürür de gider kolaydır esasında şekil değiştirmesi...ama sözler bir dağ gibi büyür içimde...Rabbim şu kuytu gönlümün tek çaresisin, sen inmessen kuytuluklarına kalbimin...Yakub'un duası hasıl olur: "Bana düşen artık güzel bir sabırdır"
17 Mayıs 2011 Salı
sorular ve cevaplar
Belirdiğinde siluetin şu dağın üstünde bakmasa şu gözler küfre düşmüş sayılmaz mı?
ve basmasam ayak izlerinin üstüne var olduğumu nerden bilebilirim, İbrahimin soyu güzelliğin evi bağrın yanık mı seninde Tanrının övdüğü hani...
Hani babası Azerin putlarını kırmıştı ya o İbrahim, bakanda mı maharet gösterende mi diye düşünmüştük bir zaman, bulamadım hala bir cevap?!
Sen karıştın O'na ,O zaten sende...Ben biçare...
Az önce burdan geçmişsin gibi kokunu veren rüzgar, çekmesem içime şirke düşmüz sayılmaz mıyım şimdi?
Hani Dünya karede olsa ve dönmesede durduğu yerde yinede varlığına delil değil mi o Sulatanın diye düşünmüştük ya bir zaman ben buldum cevabını(?)
Ama sen, İbrahimin soyu güzelliğin ve imanın evi sana söyleyemedikten sonra bulmuş sayılır mıyım cavabı?
ve basmasam ayak izlerinin üstüne var olduğumu nerden bilebilirim, İbrahimin soyu güzelliğin evi bağrın yanık mı seninde Tanrının övdüğü hani...
Hani babası Azerin putlarını kırmıştı ya o İbrahim, bakanda mı maharet gösterende mi diye düşünmüştük bir zaman, bulamadım hala bir cevap?!
Sen karıştın O'na ,O zaten sende...Ben biçare...
Az önce burdan geçmişsin gibi kokunu veren rüzgar, çekmesem içime şirke düşmüz sayılmaz mıyım şimdi?
Hani Dünya karede olsa ve dönmesede durduğu yerde yinede varlığına delil değil mi o Sulatanın diye düşünmüştük ya bir zaman ben buldum cevabını(?)
Ama sen, İbrahimin soyu güzelliğin ve imanın evi sana söyleyemedikten sonra bulmuş sayılır mıyım cavabı?
15 Mayıs 2011 Pazar
Ah ne kadar da yalansınız odalara tıkıldığınızda
ve çıkıp ne olduğunu sorduğunuzda
geriden gelerek mi yakalayacaksınız olanları
özet geçerek rahatlatabilir miyim ki buz tutan vicdanlarınızı
Ah ne kadar da samimiyetsizsiniz böyle
ne oldu gören gözlerinize
bir ayeti not düşmek gerekir bu dizede
şükredin ki küskünüm şu sıralar gönlüme!
ve çıkıp ne olduğunu sorduğunuzda
geriden gelerek mi yakalayacaksınız olanları
özet geçerek rahatlatabilir miyim ki buz tutan vicdanlarınızı
Ah ne kadar da samimiyetsizsiniz böyle
ne oldu gören gözlerinize
bir ayeti not düşmek gerekir bu dizede
şükredin ki küskünüm şu sıralar gönlüme!
Tanrım biraz olsun anlatsan yeterdi
duyamadım ya biraz olsun hasret kaldığım sesini
ondan işte bütün huzursuzluğum
inanç ve imansızlılk arası iki duvarda tıkılı kaldım
şimdi ne yana dönsem kırılırım!
Ey Tanrım birz olsun duysaydım sesini
çözerdik aramızda ki sorunu
hasret kaldım ya sesine
ondandır göremedim bu yolun sonunu...http://fizy.com/#s/1aigyy
duyamadım ya biraz olsun hasret kaldığım sesini
ondan işte bütün huzursuzluğum
inanç ve imansızlılk arası iki duvarda tıkılı kaldım
şimdi ne yana dönsem kırılırım!
Ey Tanrım birz olsun duysaydım sesini
çözerdik aramızda ki sorunu
hasret kaldım ya sesine
ondandır göremedim bu yolun sonunu...http://fizy.com/#s/1aigyy
8 Mayıs 2011 Pazar
Hayal
Rahat bırakın beni Ey taş, ey toprak, ey gece , ey sarhoşluğum ve hoşluğum ve ey göründükçe gözden kaybolan ey sevmeden daha sevgili olan! Ben sesin ve sessizlğin kıyısında nefretin bağrından kopardım huzursuzluğumu ve merdiven eyledim yücelere çıktıkça düştüm...Gerçeği düş eyledim düşü gerçek hayallere düştüm!
Basit bir mevzu
Gözden ırak gönül rahat...Dert edilmeyecek basit bir mevzu...Köprününü altından akan deli bir nehir yer yer berrak yer yer bulanık. Hicret şart, hicret 'Hak', hicret kafaya rahat...Bİr yağmur damlası gelse dursa gönlümün bağında ve önce tane tane sonra ...sonrası felaket, yine bitmez bir çiçek bu çorak arazide!
Anlattıkça anlamını yitiren kelimeler cümlelerimin içinde boğulur yanliş bir suya göç etmiş balık misali karaya vurur, gözlerine çarpar karaya boğulur sonra...sonrası felaket! yükseklere çıktıkça mevzu karmaşıklığını yitirir daraldıkça daralan göğüs kafesini yititrir...tik tak, tik tak...
Not düşerim sonra geçen geceye ve onu kovalayan sabaha notlarım birikir ama anlam daralması var bu yazdıklarımda anlatamam yazdıkça...http://fizy.com/#s/13o0u0
Anlattıkça anlamını yitiren kelimeler cümlelerimin içinde boğulur yanliş bir suya göç etmiş balık misali karaya vurur, gözlerine çarpar karaya boğulur sonra...sonrası felaket! yükseklere çıktıkça mevzu karmaşıklığını yitirir daraldıkça daralan göğüs kafesini yititrir...tik tak, tik tak...
Not düşerim sonra geçen geceye ve onu kovalayan sabaha notlarım birikir ama anlam daralması var bu yazdıklarımda anlatamam yazdıkça...http://fizy.com/#s/13o0u0
28 Nisan 2011 Perşembe
DÜşünce düşünceme
Gece çöküyor yine dirilerin üstüne güneş doğarken mezarlıkta. Bir tatlı yel eser ben bakınca, senin tenini kavurur ama... "Tanrım" diyesim var " bu kadar baktığın yeter! artık utandırma bizleri." var da düşüncemde takılı kalır sözlerim...
Bunca ölü uzanmış boylu boyunca yatmakta, "Tanrım, kaldır artık şunları kur mahşerini çağır İsrafilini sura üflesin yeter yattıkları!" diyesim var...
Bir tatlı yel eser ve ben senin sesini mahşerde bile olsa tanırım sevgilim,
Mahşer ki ancak uzun zamandır yatanlar içindir
ben hiç gözümü kırpmadım ki, nerde olsa tanırım sesini,
hatta güzelim beni senin sesinle çağırsınlar yemin olsun o zaman bekletmem kimseyi.
Bunca ölü uzanmış boylu boyunca yatmakta, "Tanrım, kaldır artık şunları kur mahşerini çağır İsrafilini sura üflesin yeter yattıkları!" diyesim var...
Bir tatlı yel eser ve ben senin sesini mahşerde bile olsa tanırım sevgilim,
Mahşer ki ancak uzun zamandır yatanlar içindir
ben hiç gözümü kırpmadım ki, nerde olsa tanırım sesini,
hatta güzelim beni senin sesinle çağırsınlar yemin olsun o zaman bekletmem kimseyi.
Yolculuk
Dar bir sokağa girip kaybolsım var şu sıralar var ya yine de bu kentte tüm sokaklar aynı dağın eteklerine çıkar bildim! Bu sebepten başka bir kentin sokaklarına, gülüm yolculuk var.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)