27 Ekim 2011 Perşembe
Varlık vs. Yokluk
Yok olman önemli değil ki! Herkes ve her şey yok olabilir bir anda. Yok olman ilgilendirmiyor beni, beni ilgilendiren benden bağımsız varlığın. Varlığının o sokaklarda dolanması ve arkandan sürüklediğin gölgen kadar varlığını bilinmezliğe hapsetmen. Demek ki varlığın eninde sonunda yok olmak için çabalıyorsa benim özlemim aslında toprakta gezinen ayaklarının benim bastığım yerlere değmemesidir!
18 Ekim 2011 Salı
göz
Mantığı çıkart ardan, at bir yere dur dur! yada fırlat en uzağa...bu işin sonu hüsran yoksa! Mantığın yolu çukur, ve aklın izinden giden ise aksar...bu yolda yol belli değil, iz yok, işaret yok bu yol da hislere de güvenme sakın!
Gözlerini ayırma yeter baktığın yerden, sabit bir inançla, hiç sarsmadan göz bebeklerini odakla baktığına...
Gözlerini ayırma yeter baktığın yerden, sabit bir inançla, hiç sarsmadan göz bebeklerini odakla baktığına...
17 Ekim 2011 Pazartesi
Aynalar
Yanından geçilen bir aynacı dükkanı insana en fazla ne hatırlatabilir ki? Belki yolları belki avucunun içi gibi bildiğin bir haritayı ve o haritadaki sınırları...ve bir yağmurun yansıması ya da buharlı camlar akşam üzeri eve gitme telaşı...dahası yüzünün iz düşümü! Bir aynacı dükkanı en çok da ayak izlerini hatırlatır; milyon kere yere basmış bastığı yere yara açmış bir ayağın izleri mesela...bir birine eklendikçe çoğalan yaralar, diz kapağımızdaki sızılar aynaya vurdukça yansıyan ve fazlalaşan yürek ağrıları....
16 Ekim 2011 Pazar
hayrola
Deniz dalgalanmış, dalgalar boyumuzu aşmış, önüne gelen her şeyi yutmuş...Biz kaçıyoruz tabi yükseklere dağlara doğru, nefesimiz yettiği kadar. sular çekiliyor sonra ardında bıraktığı her şey sırılsıklam ama kırılmamış dökülmemiş hiç bir yer, bir sürü taptaze meyve. Oraya doğru ilerliyoruz yanımda tanıdık tanımadık herkes...Sonra bir ad kulaklarımda değil beynimde yankılanıyor ve bir lamba yanması beynimin karanlık köşeleri aydınlanıyor...sana gördüğüm rüyalar boşluğa düşüyor...bir kez daha nefret ediyorum her şeyden ve herkesden...
neydi o? hani bir şiir vardı...
"Bir güzel düş gibi, bir hayal gibi
Sen de git can kuşum, de var sen de git
Dost mezarı içim, bulunmaz dibi…
Düşersem aklına, el aç niyaz et
Belki bir su yürür,
İçim çöl gibi…"
"Bir güzel düş gibi, bir hayal gibi
Sen de git can kuşum, de var sen de git
Dost mezarı içim, bulunmaz dibi…
Düşersem aklına, el aç niyaz et
Belki bir su yürür,
İçim çöl gibi…"
15 Ekim 2011 Cumartesi
Rojek...
Tesadüfler tanrıçası...tam da tesadüflere inanmayı bırakmışken ve tam da tevafuku reddederken...öyle genetik kodlarımı resetleme hali.
Aklım eskidi sonunda hafızamın karanlık odasında ki tozlar bile...
Aklıma gelenleri tutamıyorum artık düşüyorlar hızla yere ve GÜM!, ve paramparça her yere dağılıyorlar, koca koca anıların parçaları...
Tesadüfler tanrıçası...tam da tesadüflere inanmayı bırakmışken ve tam da tevafuku reddederken...öyle genetik kodlarımı resetleme hali.
Aklım eskidi sonunda hafızamın karanlık odasında ki tozlar bile...
Aklıma gelenleri tutamıyorum artık düşüyorlar hızla yere ve GÜM!, ve paramparça her yere dağılıyorlar, koca koca anıların parçaları...
8 Ekim 2011 Cumartesi
Şehirler geçiyor içimden
evet, bir mutluluktan geriye kalan nedense her zaman acısı oluyor. Evini taşıyorsun şehirlerden şehirlere.En fazla bir oturumluk mutluluktan sonra tren raylarının uğradığı şehirler sayısınca hüzne uğurlanıyorsun...karmaşanın içine atmışlar seni, ruhun kaosun bekçisi...Şehirler, şehirler ve dışlanmışlık duygusu, yol bilmez, iz bilmez bir kör şimdi aklım!
Hislerim her yanılgının ardından içine sinmiş bir kuyu özlemcisi ve gün batarken şükrediyor karanlığa, şükrediyor karanlığa ve çoğalıyor karanlıklar,sancılar, çoğalıyor özlemler; yanılgılar yanıyor sonra ve mutlu olamıyor bir yürek yalanları hissedemeden.
Hislerim her yanılgının ardından içine sinmiş bir kuyu özlemcisi ve gün batarken şükrediyor karanlığa, şükrediyor karanlığa ve çoğalıyor karanlıklar,sancılar, çoğalıyor özlemler; yanılgılar yanıyor sonra ve mutlu olamıyor bir yürek yalanları hissedemeden.
5 Ekim 2011 Çarşamba
Sen ise henüz yatağına sığamayan nehir...
Şimdilerde müzeye çevrilen bir hapishane duvarını okuyorum "sabret, dışarıda bekleyen ölüm değil hayat"...ağlamaklı oluyorum, kendimi düşünüyorum, hayatı düşünüyorum, zamanı ve duyguları düşünüyorum.Hayat belkide dört nala koşan bir atlı kovaladığı kimse yok aslında!
Atlının önünde duranlar sürekli koşmak eziyetinde kemikleri ağıra ağıra hayatı sonlandıranlardır belkide ve arkasında kalanlar her yer toz duman öyle değil mi? hep merak ve şaşkınlık içinde gelenin geçenin ve şu gidenin ne olduğunu birbirlerine sorup duranlardır herhalde...Peki ya atlının durumu?
Kimdir hayatı tadına vara vara yaşayan? Acının derinliği ve mutluluğun süreksizliği, havada uçuşan zerreler ve sis bulutu...gözü kör olsun bencilliğin ve bir türlü bir araya gelemeyen aklın ve sığ kelimelerin!
Ne hayat bekler insanı ne de ölüm, onları bekleyen bizleriz. Hayatımızı eksiltirken ömrün demir parmaklıkları ardında ölüme tahliye olmak içindir sabır, sabreder dururuz işte...öylesine...
Söylenenler, yazılanlar, çizilenler, kavgalar ve kahkahalar bekler durur bir köşede.
Aklımın bir köşesinde: gitmek...Gitmek buralarda, her yerden, her şeyden hiç bir yere ve hiç kimseye varamayan bir şekilde; büyük bir yalnızlığın gölgesinde dinlenmek, derin bir kuyunun kucağında yatmak (Yusuf'un düştüğü değil ama) gökyüzüne bakıp asla gerçekleşmeyecek hayaller kurmak! Kim bilir belki Tanrı gökten kucağıma atar hayallerimi hediye niyetine (?)
Kalbimi sancıtan sesleri sustururum sonra bilinmeyen bir dil olur benimkisi. ve yaşamak daha da ağırlaşır ayrıldıkça tarihimden biliyorum! ellerimden ve ayaklarımdan kurtulurum önce ve dipsiz bir hasretin topraklarında sürünürüm...gözlerim nerede Tanrım, gözlerimi kaybettim! az önce burdaydılar dünyayı olduğundan daha farklı göstermeselerde yeşildiler. Yeşil güzel bir renktir esasında ama kara daha da güzeldir hani tüm renkleri içinde barındırır ya o sebepten. Tüm renkler içinde kaybolmaya meyillidir de o yüzden. Sınırsız bir ışık yoksunluğu esaretinde kaybolurken siyah rengin dehlizlerinde kendi rengini feda eder insan o na karışmak için...olsun...olsun...tüm renkler siyaha feda olsun! Beyazda güzel renktir! Çöl dinginliğinde ve yeni olan her şeyin masumiyetinde. Beyaz bencildir ama dürüsttür. Hiç bir rengi eritmez potasında ve katmaz hayatına ve olduğundan daha farklı göstermez lekesini, saklamaz içinde...
Bir nehir akıp durur...kuyumun duvarlarına çarpan sesler belli ki içinde çakıl taşları hayalimdekiler siyah elbette ve nehrin köpüklü suları geçtiği bereketli toprakları da önüne katar yerinden ayırır taşır oradan oraya ve bir ağaç kurur, sonra bir delta ovası olur belkide hani bir tohum atsan bire bin verir gibi hani yemyeşil.
Gergin bir ipi keser gibi kesmiştin ya hani beni o hızla savrulmuştum ya iki yana, utanmıştım sana bakarken ve sen bana bakarken tüm yaşadıklarımın üstüne basıp yükseldin. Konuşurken dinleyemiyordum seni ama duyduklarım dinlediklerimin ötesindeydi o yüzden giderken Hoşçakal diyemedim sana. Daha duymam gereken çok şey var sevgili...Görüyorsun ya toparlayamıyorum bir türlü düşüncelerimi. Kısır bir döngü içerisinde durduğum yerde yürüdüğüm yolda vardığım nokta da BİR! ve ben sen uçurımdan düşerken önüne katıp sürüklediğin o toz zerresiyim...
Atlının önünde duranlar sürekli koşmak eziyetinde kemikleri ağıra ağıra hayatı sonlandıranlardır belkide ve arkasında kalanlar her yer toz duman öyle değil mi? hep merak ve şaşkınlık içinde gelenin geçenin ve şu gidenin ne olduğunu birbirlerine sorup duranlardır herhalde...Peki ya atlının durumu?
Kimdir hayatı tadına vara vara yaşayan? Acının derinliği ve mutluluğun süreksizliği, havada uçuşan zerreler ve sis bulutu...gözü kör olsun bencilliğin ve bir türlü bir araya gelemeyen aklın ve sığ kelimelerin!
Ne hayat bekler insanı ne de ölüm, onları bekleyen bizleriz. Hayatımızı eksiltirken ömrün demir parmaklıkları ardında ölüme tahliye olmak içindir sabır, sabreder dururuz işte...öylesine...
Söylenenler, yazılanlar, çizilenler, kavgalar ve kahkahalar bekler durur bir köşede.
Aklımın bir köşesinde: gitmek...Gitmek buralarda, her yerden, her şeyden hiç bir yere ve hiç kimseye varamayan bir şekilde; büyük bir yalnızlığın gölgesinde dinlenmek, derin bir kuyunun kucağında yatmak (Yusuf'un düştüğü değil ama) gökyüzüne bakıp asla gerçekleşmeyecek hayaller kurmak! Kim bilir belki Tanrı gökten kucağıma atar hayallerimi hediye niyetine (?)
Kalbimi sancıtan sesleri sustururum sonra bilinmeyen bir dil olur benimkisi. ve yaşamak daha da ağırlaşır ayrıldıkça tarihimden biliyorum! ellerimden ve ayaklarımdan kurtulurum önce ve dipsiz bir hasretin topraklarında sürünürüm...gözlerim nerede Tanrım, gözlerimi kaybettim! az önce burdaydılar dünyayı olduğundan daha farklı göstermeselerde yeşildiler. Yeşil güzel bir renktir esasında ama kara daha da güzeldir hani tüm renkleri içinde barındırır ya o sebepten. Tüm renkler içinde kaybolmaya meyillidir de o yüzden. Sınırsız bir ışık yoksunluğu esaretinde kaybolurken siyah rengin dehlizlerinde kendi rengini feda eder insan o na karışmak için...olsun...olsun...tüm renkler siyaha feda olsun! Beyazda güzel renktir! Çöl dinginliğinde ve yeni olan her şeyin masumiyetinde. Beyaz bencildir ama dürüsttür. Hiç bir rengi eritmez potasında ve katmaz hayatına ve olduğundan daha farklı göstermez lekesini, saklamaz içinde...
Bir nehir akıp durur...kuyumun duvarlarına çarpan sesler belli ki içinde çakıl taşları hayalimdekiler siyah elbette ve nehrin köpüklü suları geçtiği bereketli toprakları da önüne katar yerinden ayırır taşır oradan oraya ve bir ağaç kurur, sonra bir delta ovası olur belkide hani bir tohum atsan bire bin verir gibi hani yemyeşil.
Gergin bir ipi keser gibi kesmiştin ya hani beni o hızla savrulmuştum ya iki yana, utanmıştım sana bakarken ve sen bana bakarken tüm yaşadıklarımın üstüne basıp yükseldin. Konuşurken dinleyemiyordum seni ama duyduklarım dinlediklerimin ötesindeydi o yüzden giderken Hoşçakal diyemedim sana. Daha duymam gereken çok şey var sevgili...Görüyorsun ya toparlayamıyorum bir türlü düşüncelerimi. Kısır bir döngü içerisinde durduğum yerde yürüdüğüm yolda vardığım nokta da BİR! ve ben sen uçurımdan düşerken önüne katıp sürüklediğin o toz zerresiyim...
2 Ekim 2011 Pazar
Tanrıyla konuşmaya gidiyordum sana rastladığımda çok şey okumuştum hakkında merak etmiştim aslıda yazılanlar gibi midir diye? Niyet edip çıktım yola sağ tarafımda yıkık dökük evler vardı solumda karanlıklar ve düşüncemde asılı kalan kalabalıklar; aklım pazar yeri...yağmur yağıyordu ve kimse anlamıyordu ağladığımı, anlasalar utanacaktım, anlasalar çıplak kalacaktım ve bacaklarımda hala ağrısı var yürüdüğüm yolların, içimde sızısı yürüdüğü(N) yolların...Kırmızı bir yağmurluk vardı üzerinde ama nedense hep beyaz hatırlardım seni yanık teninin esaretinde. İnsan en çokta kendine benzetiyormuş sevdiğini, hakkında bilmediklerim yalnızca görüntüden ibaretti görünenin ardında ki sır ise yalnız bana açıktı. Neden yürüdüğümü unuttum sonra yol uzundu, yol karanlıktı, yol ıssızdı ve yol sadece yoldu.
İnsan en çokta kendine benzeyeni seviyormuş. Gördüm! Gözlerim takılı kaldı bir an kaderine bu yüzden mi o kadar beyaz hatırlarım seni bilmiyorum ama alnının dokunulmamış aklığında kendime bir öykü yazmak istedim o an da!
Gördüm! gözlerim takılı kaldı sana yolumu şaşırdım. uzun yollardan gelmiştim daha da uzasındı umrumda değildi zaten aklıma düşmeseydin.
Tanrım! dedim Ey güzel Tanrım! güzelliğin kusuru olurdu da yüreğin kusuru mükemmelğindendi. Tanrım dedim Ey Tanrım az önce beni gördüm yüreğimde binlerce kuş ve bir atlı başında sarık, nal sesleri durduğum yer sallanıyor...viran evler ve bahçeleri bir tesiri olmuyor kendinde olmayana. Dağlarda bir sürü peşinde bir kurt koşuyorlar hızlıca,kurt didikliyor kuzuyu ve atlı düşüyor yere yok oluyor birden.
sonra bir kez daha görüyorum seni kör oluyorum, senin dışındaki dünyaya ve Tanrıya kör oluyorum işte.
İnsan en çokta sevdiklerine kırılıyormuş. Zaten benim olanı istiyorum ondan ısrarla ve ayrılık düşüyor payıma.
Daha ilk gördüğümde anlamıştım oysa ne zaman görsem gözüm takılı kalıyor sana...dönen dünya ve kuşlar asılı kalıyor gökyüzünde ve bir ceylan içtiği suya doyamıyor. Ne zaman görsem seni zaman asılı kalıyor bir yerde. Perdeleri kapanıyor camlarımın...yürüyorum hala bir bahçeye ayak basıyorum ellerinin sıcaklığı sadece rüyalarda hissediliyor gerçekte ise ellerini tuttuğumda hissettiğim kendi ellerimden başkası olmuyor ve gözlerine baktığımda gözlerin dahil tüm bedenin kayboluyor...
Tanrım ben yolumu kaybettim ve daha fazla kaybolmamak için yürümüyorum...Tanrım bana kırılma ne olur kırılan yerlerimi toparlamaya çalışıyorum.
Tanrım gönlümün bulanıklığı geçmiyor bana yardım et! Sonsuz bir anda kalan aklımı arıyorum...Terler içinde titreyerek uyanıyorum beynimde tren rayları ve uğultular... ışığa uzanıyorum karanlıktan korkarım çünkü ben ama kollarım uyuşuyor Tanrım! Kabuslarımı bana geri ver!
en çokta ben edersin durduğun yerde
en çokta görünmek istemediğin zamanlar örtersin üzerini toprakla. yüzylllar olmuş toprağın buğusu işlemiş yüreğine düşüncelerin yol olsun istersin buradan oraya yollarıma basıp geçenler var sallanır dünya ayak sesleri altında. kulağımda ismimin yankısı duymak isteğim sesin tınısında...
ömrün bilmem kaç yıl eder ölümün eşiğinde ve düğün kornaları...bulanık sular dinlenme arifesinde hasretle örmüşler kaderi her ilmek bir keder daha eder....Sevgili, sevgili, sevgili dünya.
ömrün bilmem kaç yıl eder ölümün eşiğinde ve düğün kornaları...bulanık sular dinlenme arifesinde hasretle örmüşler kaderi her ilmek bir keder daha eder....Sevgili, sevgili, sevgili dünya.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)